KSİAD TARAFINDAN DÜZENLENEN PANALDE EKONOMİK KRİZ ELE ALINDI
KSİAD Genel Merkezinde düzenlenen panelde Prof Dr Mustafa Aysan 2009’a damgasını vuran küresel ekonomik krizi, bu krizin etkilerini ve bundan sonra yapılması gerekenleri anlattı.
KSİAD TARAFINDAN DÜZENLENEN PANALDE EKONOMİK KRİZ ELE ALINDI
KSİAD Genel Merkezinde düzenlenen panelde Prof Dr Mustafa Aysan 2009’a damgasını vuran küresel ekonomik krizi, bu krizin etkilerini ve bundan sonra yapılması gerekenleri anlattı. KSİAD dışında İSİDEF, BEYSİAD üyelerinin de katıldığı panelde Prof Dr Aysan; sanayicilerin kur politikasından faizlere, dış açıktan İMF ile anlaşma konusuna kadar tüm soruları da yanıtladı
KSİAD ayda bir gerçekleştirdiği yönetim kurulu toplantıları sonrası panel yapma kararını hayata geçirdi ve bu ayki toplantı sonrası oldukça önemli bir panele de ev sahipliği yaptı. KSİAD’ın İSİDEF ile komşu oldukları Genel Merkezi’nde düzenlenen panele İSİDEF Genel Başkanı Mehmet Sandal’ın yanında İSİDEF ve BEYSİAD üyeleri de katıldı.
Ekonomik kriz, bu krizden çıkma yolları, faiz ve kur politikası, İMF ile ilişkiler gibi çok önemli konuların ele alındığı panelde Prof Dr Mustafa Aysan, sanayicilerin tüm sorularına da yanıt verdi. Oldukça verimli geçen, katılımcıların merak ettikleri tüm soruları sorma şansını da buldukları paneli ve tüm konuşmaları size olduğu gibi aktarmanın daha doğru olacağını düşünüyoruz. Bu düşüncemiz doğrultusunda sözü bundan sonra tamamen Prof Dr Mustafa Aysan ve kendisine sorular sorup düşüncelerini paylaşan değerli sanayicilerimize bırakıyoruz. İşte Mustafa Aysan’ın konuşmasıyla başlayan panel, Aysan’a sorulan sorular ve merak edilen tüm cevaplar:
MUSTAFA AYSAN: Hepinizi saygıyla selamlıyor, sevgiyle kucaklıyorum. Ben, işletme, muhasebe, finansman hocasıyım. 40 yıl İstanbul Üniversitesi’nde görev yaptım. Başka yerlerde de dersler verdim. Şu sıralar ekonomik konjonktürü çok yakından izliyorum. KİT’ler konusunda kitaplarım ve yayınlarım var. Bizim memleketimizin KİT’lerini, geçmişte çok iyi inceledim. Emekliye ayrıldıktan sonra, şimdi Finansbank’ın yönetim kurulunda çalışıyorum. Bu benim için ikinci bir kariyer oldu. Herhalde öğretim üyeliğini unutup, bankacı olacağım. Finansbank’ın Denetim Komitesi Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesiyim. Bana bu konularda da sorular sorabilirsiniz.
Ekonomimiz krizden çok kötü çıkmışa benzemiyor. İyi kötü idare ediyor. Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İspanya’nın, Portekiz’in hallerine bakınca, kendi halimize şükrediyorum. Ancak yine de ekonomi çok çeşitli sorunlarla yüklüdür. Söylediğim gibi, benim bir konuşma yapmamdan ziyade, bu akşam sizin merak ettiğiniz şeyleri konuşmak istiyorum.
SORU: Biliyorsunuz, 2009 yılı küresel bir ekonomik kriz yılı oldu. 2009 sonu itibarıyla baktığımızda inşaat sektörü yüzde 9.5, toptan perakende sektörü yüzde 16.5, imalat sektörü yüzde 12 civarında daraldı. Ancak buna rağmen finans sektörü, yüzde 9-10 civarında büyüme kaydetti. Bunu neye bağlıyorsunuz?
MUSTAFA AYSAN: Şimdi bunu, ortaya çıkan krizin özelliklerine bağlıyoruz. Bildiğiniz gibi kriz, finans alanında çıktı ve dünyanın bütün meşhur bankalarını batırdı. Amerika’da, İngiltere’de bütün meşhur bankalar battı. Türkiye’de öyle olmadı. Bunun iki önemli nedeni var. Birincisi; bizim bankalarımız çok yakın zamanda, önemli bir yerden geçti. 22 banka battı, 51 bin kişi işsiz kaldı ve bütün bunların zararını hepimiz ödedik. Zarar 51 milyar dolardı ve biz bunu 2001-2002’de ödedik. Hala bugün bankalarda çalışanların sayısı, o zamanki 170 bin rakamına ulaşamadı. Bankacılık sistemi çok ağır bir kriz geçirdi ve öğrendik. O kriz, Türkiye’de doğru bankacılığın nasıl yapılacağını gösterdi bize. Çapulcuya banka yönettirmememiz gerektiğini öğretti. Herkesin eline banka vermememiz gerektiğini öğretti. Bankaların sürekli denetim altında tutulmasını gerektiğini öğretti. En büyük sebep budur. Bankacılar büyük bir ders aldılar ve kendilerine çeki düzen verdiler. Mesela sermaye rasyosu, yüzde 4-5 civarındaydı. Şimdi yüzde 20.4’te. Bu, o acı tecrübenin sonucudur.
İkinci neden; bizim bankacılık sisteminin zehirli aktifi olmamasıdır. Yani, değeri olduğunda yüksek gösterilmiş ama aslında düşük değerli olan varlıklardan, bizim bankacılık sisteminde hiç yoktur. Bir devlet tahvili, bir de krediler vardır. Kredilerden, Türkiye bankacılığı çok büyük bir farkının olduğunu öğrendi. O fark benim görüşüme göre KOBİ’ler. 2001’de büyükler arasında batan çok oldu ama KOBİ’ler dimdik ayaktaydı. Bizim bankacılık sistemimizde de kredinin büyük çoğunluğu ordadır. Yani küçük ve orta büyüklükte firmalar, kredinin büyük bir kısmını kullanıyorlar. Onlarda da büyük yıkım olmadı. Bir banka ancak müşterisi kadar iyidir. Bizim bankacılarımızın o tecrübeden sonra müşterileri iyileşti.
1946’dan 2009’a kadar sürekli kriz içinde yaşadık. Bu zaman zarfında tam yedi büyük kriz geçirmişiz. Yirmi tane de küçük kriz yaşamışız. Ben bunların sürelerini yan yana yazıp topladım. Toplam elli yıl ediyor. Yani bizim, krizsiz geçmiş on senemiz var sadece. Onun için bu krizin içine girdiğimiz zaman, bizim müşterilerimiz geldiler ve durumlarını açıkça anlattılar. Bankacılar da hiçbir yeniden yapılandırma talebini reddetmediler. BDDK; “Vadesinde ödenmeyen krediyi takip edeceksiniz” dedi. Bankacılar gidip, BDDK’yı ikna ettiler ve bu karardan vazgeçirdiler. Bankacılık sistemi bütün talepleri karşıladı. Elbette biz de çok sıkıntı çektik. Oturup müşterilerimizle birlikte çalıştık ve bu krizi ufak sıyrıklarla geçirdik. Gene zararlar oldu ancak, 2001’deki gibi olmadı.
Bu nedenlerin yanı sıra, bizim milletimizin sabrı da etkilidir. İnsanlarımız iyice düşündükten sonra sağlam kararlar alıyor. Bizdeki muhasebelerin de daha iyi olduğunu görüyoruz. Bizim bankacılarda hesap kitap daha iyi. Çünkü 1954’ten beri kanun gereğince bilanço açıklıyorlar. Yani bankacılıkta “kayıt dışı” az.
EKREM ÖZEN: Özellikle bir şey söylemek istiyorum. Türkiye’deki krizi tetikleyenlerin başında bankaların geldiği söylendi.
MUSTAFA AYSAN: Ben 40 yıldır bankacılığın içinde olan bir insan olarak bunun bir iftira olduğunu söyleyebilirim.
SORU: Bankacılık, bence iki dönemdir altın çağını yaşıyor. Karlılığı çok yüksek ancak buna karşılık işletmeci ve sanayiciler aynı karlılığı yaşayamıyor. Bir yandan da yüksek faizle borçlanma var. Her sene bilançolar açıklandığında görüyoruz ki, bankaların milyar dolarlık karları var. Ancak işletmelerde durum böyle değil. Yaşanan krizden en fazla etkilenen reel sektör oldu ve bankacılık bu konuda karlı çıktı. Bu süreçte ucuz krediler neden kullandırılmadı ve hala da kullandırılmıyor?
MUSTAFA AYSAN: Bu işimizin özelliğinden doğuyor. Zannetmeyin ki, bankalar çok kar etmek istediklerinden dolayı kar ediyor. 2009’u hatırlayın. 2009’da Merkez Bankası yüzde 17.5 faizdeydi, şimdi ise yüzde 9.5’ta. Merkez faizleri çok süratle düşürdü. Mukaveleye bağlı olduğu için kredi faizleri o kadar süratle düşmez. Devlet tahvilleri faizi yukarda kaldı. Ama bankalar, Merkez Bankası’ndan ucuz faizle borç alabildi. Bu da aradaki marjı yükseltti. Üreticinin bu krizden hemen etkilenmesinin nedeni, talebin düşmesiydi. Bizim talebimiz düşmedi. Çünkü kriz içine girildiğinde biz çok yüksek taleple karşılaştık. Herkes kredi istedi. Bu yüzden de kredi faizlerini düşürmeden borç verebildiler ama gelecek yıl mecbur düşürecekler. Başka türlü olmaz. Evet bankacılar biraz fazla kar etti ancak bu karı iyi hesaplayınız. Bankacılığın karı şöyle hesaplanıyor: Bizim müşterilerde kredilerimiz var. Bu kağıtta yazılı. Para müşteriye gitmiş ve yatırıma bağlanmış. Bizim kasamızda da var ama asıl paramız müşteride. Biz yıl sonu gelince, uyguladığımız faiz haddini, o kağıdın üstünde yazan rakama uyguluyoruz ve kar yazıyoruz. Eğer, siz bize geri öderseniz, bizim karımız var. Kredi açarken bankacı, önce kaynağını düşünür. Kredi verildiğinde biz kağıdı dosyalıyoruz, siz parayı alıp kullanıyorsunuz. İşin özelliği o. Bizim en büyük kaynağımız geri ödemedir. Geçen sene geri ödememiz düştü. Biz en büyük kaynağımızdan mahrum kaldık. Onun içinde kredi haddi, çok yükselmedi ama karlılığı yükseldi. Gelecek sene tam aksi olacak.
SORU: Sizce faizler ne olur?
MUSTAFA AYSAN: Faizler biraz düşer ama asıl kaynak maliyeti yükselir.
ALİ ŞAHİN: Bankacılıkta verilen krediler, küçük kredilerdi. Emlak ve kredi kartlarına verilen paralardı. Bu sanayiciyi hiç ilgilendirmedi. Onun için bizim krizimiz teğet geçti.
MUSTAFA AYSAN: Yine de hacmin büyüğü sanayicidedir. Mesela ipotekli kredi, ev kredisi diyorsunuz. Bunun oranı, kredi hacminin yüzde 10’u civarında sadece.
MEHMET SANDAL: Geçenlerde Kültür Üniversitesi ile bir sempozyum yapmıştık. Konu şuydu: Krizin fırsata döndürülmesi. Başka bir panelde, bu krizden kendisini karla çıkarmış, 3-4 büyük sanayicimizi çağırdık. Ama bütününde gördük ki; 2009 krizini en iyi atlatan bankalardır. Bankalar, en büyük karlarını 2009’da yaptı. Diğer taraftan sanayiye baktığımızda, bizim başarılı diye çağırdığımız sanayicilerin dahi ciddi küçülmeler yaşadıklarını gördük. Buradaki birçok sanayici arkadaşım da bunu paylaşacaktır. Küçülmeler var ve bu küçülmeler kaçınılmaz. Sanayici kar etmeyi bırakıp, başa baş çıkmışsa krizden, o sanayici kendisini başarılı görür. 2009’un tablosu bu. Şimdi böyle baktığınızda, eğer sanayiciler ve bankalar bir terazinin iki kefesiyle; bir taraf kazanırken öbür taraf kaybediyor demektir. Bununla ilgili bir değerlendirme istiyorum sizden. Bu bunalımdan çıkacak mıyız? Özellikle ekonominin geleceği bizi çok ilgilendiriyor.
MEHMET OĞUZMAN: Genelde 2009’da Türkiye açık verdi. Ama henüz daha adı bilinmeyen bir 20 milyar dolar para geldi ve bu parayla dengelendik. Bu para Türkiye’ye gelmeseydi, Türkiye ekonomisi ne olacaktı?
Şu anda Avrupa’da dalgalanma başladı. Yunanistan en ciddi açığı verdi. Yunanistan’ın yılın sonuna kadar bulması gereken para 20 milyar Euro. Haziran sonuna kadar bulması gereken para 50 milyar Euro. Bu çok ciddi bir miktar. Bunun peşine İspanya, Portekiz geliyor ve en son büyük bomba İngiltere ise beklemede. Bu ülkelerde bu bombalar patlarsa, Türkiye ekonomisine yansıması nasıl olacak? 2009’un faturasını ödedik. 2010’da bu Avrupa’daki dalgalanmadan dolayı, gene fatura ödeyecek miyiz?
MUSTAFA AYSAN: Türkiye faturaları ödemeye başladı. Türkiye, 2008’de yüzde 3.6 küçüldü. 2009’da yüzde 6 küçüldü. Bu milli gelirimizin yüzde 10 azalması demektir. Bu önemli bir rakamdır. Krizi hafif atlatmadık. Yüzde 14.5 işsizlik var. Bu bedeller hep ödeniyor ve daha da ödenecek. Aslında 2009, çizgi çekip de muhasebesini yapacağımız bir yıl değil. 2010 daha şiddetli geçebilir. Bu iki büyük küçülmeden sonra, bizim ekonomimizin yeniden üretim artışına geçmesi lazım. Şimdi, 20 milyar doların kaynağı aslında bellidir. Bu kayıt dışı gelen paradır. Bunun içinde, eroin bedeli de var, kaçakçılık da var, Arabistan’dan arsa almak için gelen paralar da var. Bu paraların kaynağı çok muhteliftir. Bu paralar gelmezse sıkıntı çekeriz. Türkiye’nin kaynakları iyidir. Satılırsa para eder ve her yerden bulursunuz parayı. Mesela İMF’siz yola devam ediyoruz ya zannederim ki; biz bir yılda dolar üzerinden %1-2 fazla faiz ödüyoruz. Mesele bunu nasıl kullanacağınızdır. Biz 2009’da kaynaklarımızı iyi kullandık. Hem iş adamları ve sanayiciler, hem bankacılar olarak iyi kullandık. Çok aşırı bir borçlanmaya girmedik. Borcumuzu zamanında çevirdik ama problemlerimizi erteledik. Bunlar önümüze gelecek. Mesela bu günkü bütçe açığı, bütün çarpıklığıyla 2010’da önümüzdedir. Vergilerle ödenecek mutlaka.
Bütçenin içinde gizli, dış borcun içinde gizli maliyet var. Bunların hepsi ortaya gelecek. Önümüzdeki günlerde kendi üretimimizle ödenecek. Üretimi arttırdığımız ölçüde başarılı olacağız. Peki gelecek sene bu şansımız nedir? Bizim hesabımıza göre gelecek sene yüzde 3.5-4 oranında büyüme gerçekleşecek. Benim kanaatime göre Türkiye’nin borçlanma kapasitesi yoktur. Bu millet yüzde 25 oranında vergi ödüyor. Bunu daha da arttırmaya kalkarsanız; birini öder, ötekini kaçırır. Bu dengeleri korumak gerekir.
Bu ülkenin ciddi bir bütçe açığı var. Geçen sene 52.2 milyardı. Gelecek sene de 50 milyar açığı var. Bu açıklar ya vergiyle, ya ek borçlanmayla ya da enflasyonla ödenecek. Başka kaynağınız yok. Bizim şimdi uyguladığımız şu: Devlet yöneticimiz geliyor ve önüne gelen miktarı harcıyor. Bunu kısıtlamak gerekmektedir ama bu yapılmıyor. Ben bütçe komisyonu başkanlığı da yaptım. Bir tarihte üyeler şuraya köprü, buraya okul yaptıralım vb öneriler getiriyordu. Ben ise hep karşı çıkıyordum. Diyordum ki; “Arkadaşlar, verdiğiniz her önergenin kaynağını söyleyin, parayı nerden bulup bunları yaptıracaksınız?” Bir önerge veremediler. Time Dergisinde bir yazı vardı. Yazar diyor ki; “Türkiye’de politikacılar, devleti gökten beslenen bir sağmal inek sanıyor. Gökten gelmeyince de enflasyon yüzde 110 oluyor.” Komisyonda bunu okudum. Eğer kayıtlı işsizlik yüzde 15 ise burada fazla üretim yapamazsın. Bu bütçe, para, siyasetçi politikası ile maalesef bundan iyisi olmuyor. Bütün mesele burada en iyisini nasıl yaparız. Onu düşünmemiz lazım.
MUSTAFA YILMAZ: Dediniz ki; 2001’deki krizde bankalar battı. O zamanki bankaların başında çapulcular vardı. Türk bankaları çapulcu muydu?
MUSTAFA AYSAN: Batanlar öyleydi.
MUSTAFA YILMAZ: 2010’da ekonomi nasıl düzelecek, kaynağı nedir?
MUSTAFA AYSAN: Geçmişte nasıl düzeldiyse, öyle düzelecek. Bu işin içinden çıkacağız, başka çaremiz yok. 1923’ten beri yaptığımızı yapacağız ama akılla, bilimle, iyi çalışmayla. Çürük noktalarımız iyi tahlil etmemiz lazım. Mesela bu millet 45 yıl gereksiz yere, yüksek enflasyon içinde inlemiştir. Oysaki enflasyonu halletmek çok kolaydır. “Milletin tahammülü sınırsızdır, ben bu millete her şeyi yüklerim” zihniyetinden vazgeçmek lazım.
Yunanistan’da bir konferansa gitmiştim. “Türkiye bu işi iyi idare ediyor, biz bu kadar başarılı değiliz, nasıl yapıyorsunuz?” dediler. Dedim ki; “Biz krizden hiç kurtulmuyoruz, o nedenle biz şerbetliyiz” dedim. Gerçekten de biz bu kadar sıkıntıyı çektikten sonra, bütçeyi denk yapıp, biraz daha az para basmayı öğrenememişiz.
SORU: Türkiye’de gerçekten kayıt dışı ekonominin bir gün yüzde 5’lere düşeceğine inanıyor musunuz? Çünkü Amerika bunu hiçbir üretimi olmadan gerçekleştiriyor.
MUSTAFA AYSAN: Bu krizde, Amerika’nın büyük bankalarının hepsi kayıt dışı aktif göstermiştir. Bizim varlık olarak kaydettiğimiz bir kredi anlaşmasıdır. Bunların yüzde 70’ini kayda geçirirken, siz bile bile geri ödenmeyecek bir krediyi verirseniz, varlığınıza zararlı aktifi sokarsınız. İşte Amerika’da yapılan bu. Ama bunu 62 trilyon seviyesinde yaparsanız, o zaman bütün bankalarınız da gider. O kayıt dışı da bizimkinden farklı değil. Onlar sadece kendi usullerine göre yapıyorlar.
AKIN ÇİFTTAŞ: 2009 yılı yoğun bir İMF anlaşması beklentisiyle geçti. Olası bir İMF anlaşması bize ne getirir? Bu anlaşma gereğince gelecek para hazineye mi, yoksa piyasaya mı verilmelidir?
MUSTAFA AYSAN: Bence burada fazla seçenek yoktur. Rasyonel hareket edersek, İMF ile anlaşma yapılmadan bu girdabın içinden çıkamayız. Daha doğrusu çıkarız ama çok yüksek bedel ödemek zorunda kalırız.
EMİN ARSLAN: Ödeyeceğimiz bir bedel var. Biz iş adamları olarak 2010’da borçlanacaksak; bunu Türk Lirası üzerinden mi, Dolar üzerinden mi yapmalıyız?
MUSTAFA AYSAN: Hangi para cinsinden borçlanılacağını söylemek, bir bilim adamına pek yakışmaz. Ancak finanstaki altın bir kuralı hatırlatmak isterim size: “Borçlanacaksan zayıf paraya borçlan, borç vereceksen kuvvetli parayla ver.” Şu sıralar TL çok değerli gözüküyor. Yani istikbali o kadar iyi değil bence. Oysaki şimdi İsviçre Frangı ve Dolar kuvvetli gözüküyor. Demek ki TL üzerinden borçlanmak şu an için daha mantıklı. Ancak bu her olayda hesabı ayrı yapılacak bir şeydir.
MEHMET SANDAL: İMF ile anlaşma dönemimizde, TL beş sene çok kıymetli kaldı. O dönem zarfında, ihracatçı ve sanayici sermayesini eritti. İthalat patladı. Büyük firmalar orta halliye, orta firmalar küçük firmalara dönüştü. Biz eğer, IMF’den bir kredi daha alırsak, yok olur gideriz bence. Gene ithalat patlayacak, TL yine kıymetli kalacak, atölyeler kapanacak. Bu böyle olmayacak mı?
MUSTAFA AYSAN: Bu konuda farklı düşünüyoruz. Ben TL’nin yüksek tutulmasının IMF ile hiç ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Yüksek değerli TL’nin kaynağı aslında enflasyondur. Bunu durdurduğunuzda, denge sağlanır. Dünyada simülasyon programları var. İthalatı, ihracata eş değer kılacak döviz rakamlarını çıkarır. Bu uygulandığı takdirde döviz kuru ne ithalatçıya, ne de ihracatcıya zarar verir.
SORU: Neden yapamıyoruz bunu?
MUSTAFA AYSAN: Siyasetçi inanmıyor buna. Mesela sistemden enflasyonun çıkarılması gerekiyor. Bunu yapmak çok kolay. Ancak siyasetçiler enflasyonun sistemden çıkarılmasını istemiyor. O zaman da yapılamıyor tabi ki.
SORU: Biz ne zaman dışardan yardım aldıysak, döviz düştü ve Türkiye ithalat cenneti oldu. Ne zaman almadıysak, döviz yukarı çıktı ve biz ihracat yapabildik. Dolayısıyla üretimi arttırdık ve daha çok istihdam yarattık. IMF belli şartlarla veriyor parayı. “Ülkende dövizi düşük tutacaksın, ithalatı teşvik edeceksin” diyor. Bunu nasıl açıklayacaksınız?
MUSTAFA AYSAN: O zaman parayı almayız, olur biter. Bu, kar-zarar muhasebesidir. Hesabını yaparsın ve hangisi işine gelirse onu yaparsın. Enflasyonu sistemden çıkarmak için bütçe dengesini sağlamak gerekir. Ancak bunu siyasiler yapmak istemiyor. Hatta ithalatçılar ve iş adamlarımızın önemli bir kısmı da yapmak istemiyor.
SORU: IMF’yi her kesim farklı tanımlıyor. IMF’nin gerçekte tanımı ve kuruluş amacı nedir?
MUSTAFA AYSAN: IMF, 1948’de kuruldu. Bir dernekle, A.Ş. arası bir kuruluş. Sermayesi var. Biz de sermayesine katkıda bulunuyoruz. Ama sermayesinin büyük çoğunluğu Amerika kaynaklıdır. O yüzden de IMF ABD’nin etkisindedir.
Dünya Bankası kurulduktan sonra, uzun vadeli krediler verdi devletlere. Ancak kamu kesimine verdi bu kredileri, özel sektöre değil. Özel sektör zaten önemli miktarda devlet ekonomilerine egemendir. IMF’nin tek hedefi vardır. Özel sektörün kısa vadede gidişini ayarlayarak, vadeli hesaplarını denk tutmak. Yani ithalatı fazla olana o ithalatı finanse etmek için en ucuz hangi yol varsa onu tavsiye etsin. İhracatı fazla olanlar ötekine kredi versin. Yani bizim mal ve hizmet ticaretinde gelen ve giden dövizler var ya; işte o döviz hesapları ülkelerde tıkanmasın. İşte IMF bu görevle görevlendirilmiş bir kuruluş. Bunu içinde her sene IMF, bütün üye ülkelerle (152 ülke) toplantı yapıyor. Tabi IMF ülkelere finans sağlayınca, bu finansların geri ödenmesi lazım. Anaparayı geri ödemekte aksayan ülkeler oldu. Onun için de gitti ve o ekonomilere müdahale etti. Bence IMF’nin en büyük hatası bu. Aslında IMF’nin görevi, her halükarda ülkelerin hesaplarını dengede tutmaktır.
HÜSEYİN DERTOP: Son krizde, Türkiye’nin yaptığı en büyük hata nedir? Siz kriz yönetiminde olsaydınız neler yapardınız?
MUSTAFA AYSAN: Bence bugünkü hükümet krizle mücadele için fazla bir şey yapmadı. Zaten Başbakan da sık sık; “kriz bizi teğet geçiyor” diyor. Ancak böyle olmadı. Kriz bizi teğet geçmedi, aksine vurdu bize. Bence hükümetin çok önemli yanlışlarından bir tanesi, IMF ile bir anlaşma yapmamasıydı. Biz bunun bedelini ödedik. Olağanüstü şartların öne sürülmesinin nedeni IMF değil, bizim ekonomimizin durumudur. Bu ekonomi sürekli bir döviz sıkıntısı içindedir. Bu nedenle de dışarıdan her türlü yardımı almak zorundadır. Bunun da elbette bir bedeli vardır. Bu bedeli IMF ile ya da ıMF’siz ödersin. Bunun yanı sıra bence iş adamları, bankalar ve özel sektör krizi iyi yönetti.







